anadoluverumelimedya.com

Bir zeytine kıyanın dini imanı olur mu

Aykut Tayfur / Odatv

Reklam alanı

Uzun zaman oldu yazmayalı. Bazı zaman durur kalem, donuklaşır mürekkebi.  Yazamadığım günlerin hesabını vereceğim kalemime, kağıdıma. Zor süreçlerdi. Ayşe Kulin yazmıştı ya, Nazım’ın o güzel sözünü, “Yirminci Asırda bir yıl sürer ölümün acısı” Bazen biraz fazla sürebiliyor… Hayatımızda eksilenler olurken, yaşam devam ediyor. Bu topraklarda ise yaşam devam etmek zorunda. Mücadele büyük çünkü. Bizlerin ölmeye bile hakkı yok. Bu güzel ülkenin değerleri saymakla bitmez. Bunları dile getirecek, şiirini yazacak, türküsünü söyleyecek, romanını yazacak, filmini yapacak, resmini yapacak kişiler olmalı ve yaşamalı. Her geçen gün onlara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu görüyoruz. Saldırılar bitmiyor, cehalette birleşmişler ve hakaret ediyor, yağmalıyor, yok ediyorlar. Bugün sanata ve sanatçıya öyle çok ihtiyacımız var ki!

ANADOLU’DA ŞÖYLE BİR DOLAŞTIK

Uzun zaman sonra ilk yazımın bir anlamı olsun istedim. Bu anlamı taşıyan Yunus Emre’ydi. Bir süredir tekrardan Yunus’u okuyorum. Onun hafızamdan çıkmayan birbirinden güzel beyitleri ile duygulanıyordum. İlk yazım Yunus Emre olacaktı. Fakat 60’lı yaşlarını geçmiş bir dosttan yardım çığlıkları duydum. Kayıtsız kalamadım. Geçtim altına oturdum ve düşündüm. O bir ağaç, adı “zeytin”, insanlığın her döneminde kutsal sayılan, her derde deva mucize ağaç; çığlık atıyor, beni yok edecekler diye haykırıyor. Ağzı dili yok ama yüreği var, sende de o yürek varsa, konuşursunuz ve anlarsınız onu. Başladı anlatmaya; tarih öncesi dönemlerden geçtik beraber. Eski Yunan’a gittik, Sina Dağı’na gittik. Allah’ın ışığını gördüm adeta ve aklımda Nur Suresi 35.ayet… Anadolu’da şöyle bir dolaştık. Kaç yuvanın kurulmasına sebep olmuş zeytinlikler gördük beraber. Mehmet Efendi’nin oğlu evlenecek, bu yıl hasat çok verimli, Hatice sonunda yavuklusuna kavuşacak, Mehmet Efendi’ye gelin olacak. Sabahattin Ali hikayesinde zeytinin adını andığında kim bilir hangi ağacın altında oturdu ve düşündü şu körfezde!? Ah benim güzel ülkem, sen doğanın her mucizesini pek güzel taşırsın üstünde. Gelincikleri, papatyaları, saka kuşları, tarla kuşları, fındıkları, sedirleri, kavakları… Say say bitmez. Fakat zeytin başka yakışıyor sana.

Korkma ey yavrum, korkma güzel ağacım, kıyamazlar sana. Güçleri yetmez. Sendeki ışığın karşısında karanlık barınamaz. Zira Tanrı diyor ayetinde, o nurun yansıdığı bir ağaçsın sen… Gözünü para bürümüş, bir yavru kuşun yuvasını görmeyen gafilin gücü yetmez seni öldürmeye. Ola ki gücümüz yetmez, ola ki dalını kırarlar, köküne zarar verirler bil ki bedeli yaradan tarafından ödettirilir. Sen ki bunca dost edindin, onları besledin. Dededen toruna ancak yetiştin, dalında sincaplara oyun kurdurdun. Tarla kuşuna gölgende yer verdin. Yaban domuzları tepiştiler altında, bir karınca köyünü doyurdun tek tanenle, yavru tavşan sığındı annesini beklerken gövdene. Dünyanın en güzel toprağını süsledin, Ege Kıyılarına süs oldun ve denizin kokusunu taşıdın toprağa. Ölümleri gördüğümde imrendim senin yaşına, seni diktim, büyüttüm ölenleri unutmamak adına.

AH BENİM GÜZEL AĞACIM, ZEYTİNİM. KORKMA SEN!

Onunla yaşamak emek ister. Öyle nazlı falan da değildir aslında. Dayanır soğuğa ve susuzluğa. Seni tanır, gelip gelmediğini bilir, ona dokunup dokunmadığını anlar. Tanır sahibini bu ağaç. Bir yıl kötü davran ya da sat, kiraya ver, hemen anlar ve küser. Meyve vermez. Yani zeytinse senin ağacın, sevmeyi biliyor olman lazım. Dostluğu biliyor olman lazım. Bu yüzden sevdiklerime onu armağan ederim. Adlarına fidanlar dikerim. Nazım’ın dediği gibi, “Yetmişinde bile zeytin dikeceksin / Öyle çocuklara falan kalır diye değil / Ölmekten korktuğun halde, ölüme inanmadığın için.”

About armadmin 9322 Artikel
Günlük olaylara toplum duyarlılığını yükseltebilmeyi umuyoruz.