anadoluverumelimedya.com

YENİ HABERLEŞME VE ULAŞIM TEKNİKLERİNİN OSMANLI TOPLUMUNU ETKİLEYİŞİ – Bölüm4

Reklam alanı

Orhan Koloğlu / Tarihçi-Yazar

Reklam alanı

Başlangıçta yerel yönetim icraatlarının kontrolü için bir tür “müfettişlik” sistemi olarak planlanan “Jurnalcilik” mekanizması, kapalı rejimlere özgü bir çarpıklaşmayla “Hafiyelik” örgütüyle özdeşleşince bambaşka bir nitelik kazandı. Doğrunun açıklanmasından duyulan rahatlama hissine korku da katıldı. Ancak aktarılan bilginin İstanbul’daki bürokrasi çarkı içinde kaybolacağı inancının yerini doğrudan Padişaha ulaşıldığı zannının alması, jurnal içerikleri ne derece çarpık olsa da toplumda bir memnuniyet yaratabiliyordu. Haberin bir yerde kaybolmadığı “işiten bir kulağa” ulaşabildiği düşüncesi, iki etki yaratıyordu. Bazı kötülük yapanlar korkuya kapılabiliyor, adımlarını frenleyebiIiyorlardı. Diğer yandan jurnalleri çıkarlarına uygun biçimde aktaranların etkisini bertaraf etmek için aynı yöntemi kullanmak arzusu da karşıtlarında belirdi. Özellikle Abdülhamid’in son sekiz yılında halk kitlelerinin telgrafhaneleri işgal edip doğrudan Yıldız’a bağlanmayı isteyerek şikayetlerini doğrudan Sultan‘a ulaştırmanın yolunu sıkça aradıkları görülmüştür. Yöneticiler, vergiler, hatta memurların maaş alamamaktan şikayetleri bu kanalla açığa vurulmuştur. Zira ülkenin basını bunların hiç birinden bahsedemiyordu. Bu tür eylemlere, Diyarbakır‘da, Ankara’da, Erzurum’da, Kastamonu’da, Sinop‘ta, Trabzon’da, Sivas’ta, Kayseri’de, Bitlis‘de. Van’da… vb.  yerlerde rastlanmıştır.

Özellikle 1908 Jöntürk hareketinin, iki üç dar çerçeveli silahlı hareket dışında, mesajlarını yoğun şekilde sultana telgrafla ulaştırarak hedefine vardığını hatırlatmak isteriz. Manastır ve diğer bazı şehirlerde Anayasa‘nın yeniden yürürlüğe konulduğunu öğrenir öğrenmez II. Abdülhamid, 30 yıldır askıda tuttuğu anayasayı yeniden kendisinin yürürlüğe soktuğunu ilan ederek öncelik kazanmaya çalışmıştır. 1908 eylemi belki de dünya tarihinde telgrafla gerçekleştirilen ilk ihtilaldir.

Telgraf halk tarafından sadece istek ve tepkilerini ulaştırma aracı olarak kullanılmamıştır. İletişimdeki hızlanmanın kendi çıkarlarına zarar verebileceği endişesine kapılanlar telgraf tellerini direklerini yıkarak bundan kurtulmanın yollarını da aramışlardır. Posta ve Telgraf Nazırı Oskan Efendi 1914‘de Osmanlı Parlamentosu’ndaki bir konuşmasında, tellerin ve izolatör fincanların kırılmasına, postaların çalınmasına, çölde urbanın muhalefetine, cahil bedevilerin fincanları taşlamasına, ya da Arnavutların nişangaholarak kullanmalarına rağmen telgraf sisteminin işler halde olmasından memnuniyetini belirtmişti. Bu saldırılarda nişancılık talimi gibi sebeplerin ikinci planda kaldığı kanısındayız. Bunların asıl itici sebeplerinin siyasi ve iktisadi olduğu inkar edilemez.

1867’de Amasra’da telgraf direkleri halk tarafından yıkıldı ve yol inşaatı engellendi. Bu davranışların sebebi, yerli eşrafın Başkente doğrudan bağlanmanın özerkliklerini yok edeceği endişesine

kapılmalarıydı. Bedevilerin Hicaz demiryoluna tepkisi yukarda belirtilmişti. Ama Bedeviler demiryolundan önce yapılan telgraf hattına da karşıçıkmışlardı. Tıpkı Amasra‘da olduğu gibi, burada da yöneticiler ve Mekke şerifi de çıkarlarının sınırlanması endişesiyle hareket etmişlerdir. Ondokuzuncu yüzyılın son yıllarında Bingazi bölgesindeki göçebe aşiretlerde benzeri sebeplerle telgraf hattının çekilmesine karşıçıkmışlardır. Çalışmalar bir süre durduruldu. Sultan, eşraf ve aşiretlerle Bingazi kökenli yakın adamlarından Ömer Mansur aracılığıyla pazarlık edip aşiretlerin bazı isteklerini kabul ettikten sonra işe yeniden girişildi.

Başlangıçta belirtmiş olduğumuz gibi her yeni ulaşım ve iletişim teknolojisi toplumlara çok yönlü dinamizmler getirmektedir. Ekonomik etkilerin yanı sıra önemli sosyal etkiler de vardır. Osmanlı

tarihini incelediğimizde, anayasanın ilk ilanında (1876) gazetelerin ve ikincisinde (1908) telgrafın etkisini açıkça görürüz. Hiç kuşkusuz benzeri etkiler, Orta-Doğu’nun diğer ülkelerinde de görülür. Yakın bir örnek olarak, Başkan Nasır’ın Arap milliyetçiliğini yaymak için radyoyu (Sawt el-Arab) kullanması gösterilebilir. Bu sebepledir ki bir çok doğulu lider önce radyo sonra televizyonu, kamuoyunun istemedikleri yönde oluşmaması için sıkı bir şekilde kontrole almışlardır.

Bazı kapalı toplumlarda, dinamizmlerin, yeni tekniklerin geleneğe dayalı metodlarla ve bazen gündelik uygulamalarla bağdaştırılmayla sağlandığına tanık oluyoruz. Mesela İran’da, Şah rejiminin ‘İletişim araçları üzerinde sıkı bir kontrolü bulunmasına karşılık Ayetullah Humeyni mesajlarını Fransa‘dan telefonla ya da teyp kasetleriyle gönderdi. Muhalifler bunları kendi kasetlerine çekip çoğaltarak Şah‘ın sansürünü kolayca aştılar ve toplantılarında bütün ülkede aynı mesajın tekrarlanması gibi bir başarı sağladılar. Geleneklere dayalı bir uygulamanın yeni yöntemlerle bağdaştırılması İmam ı-Humeyni‘yi iktidara getirdi.  Hiç şüphesiz iletişim araçlarının sosyal bir amaca kullanılabilmesi için toplumun da belli bir kültür seviyesine erişmesi gereklidir. Mesela 1948’de Yemen‘de Kral imam Yahya‘yı öldürüp iktidarı ele geçirenler, ihtilallerinin başarısını radyo ile anlatmak için çok çabaladıysalar da sonuç alamadılar; zira bu tarihte Yemen halkının sadece yüzde üçü radyo dinleyebiliyordu. Bu arada tahtın veliahdı ihtilal karşıtı mesajını geleneğe dayalı kanallarla yaymayı başarınca, taraftarlarını çevresine topladı ve ayaklanmayı bastırdı. Bu son derece etkin geleneğe dayalı araç halk arasında hikaye anlatan kimselerdi (masalcılar). Radyonun etkisini kolaylıkla

aşabildiler. Ancak yedi yıl sonra radyo halk arasında yaygınlaşınca denge değişti. Radyo, masalcıları yendi. Ancak bu kez savaş içerde radyo ile hikayeciler arasında geçmemiş resmi radyo ile dışarıdan

yayın yapan ihtilalci radyo arasında olmuştur. Bir diğer ilgi çekici örneği de 1990 Arnavutluk‘undan verebiliriz. Enver Hoca‘nın sosyalist rejimi tarafından dış dünya ile ilişkisi tamamen kesilmiş olan bu

ülkede resmi televizyon günde sadece 3-3.5 saat yayın yapıyor ve hükümet propagandası dışında hemen hemen hiçbir şey vermiyordu. Bu sebeple yıkılması imkansız bir rejim imajı yaratıyordu. Yabancı radyo ve televizyonların dinlenmesi ve seyrinin yasak olmasına karşılık, üç yandan (İtalya, Yugoslavya, Yunanistan) gelen televizyon yayınları alınıyor, hatta bunun için halk tenekeden alıcılar bile icat etmişti. Sovyet Bloğu’ndaki rejimlerin halklar tarafından devrilişini resmi yayınlar aktarmazken (Çavuşesku’nun devrilmesi gibi) halk bunların hepsini biliyor, en canlı resimleriyle izliyordu. Sonuçta Tiran hükümeti, toplumun fiili tepki göstermesine gerek kalmadan katı sosyalist tutumundan vazgeçip Liberal’leşme yoluna girdi. Halk ekranda seyrettikleriyle buna hazır” olduğundan değişme kararı şaşkınlık da yaratmadı.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Bir toplum yeni teknikleri benimser ve eskilerini terk ederken iki yönde de etki altında kalır. Yönetim (örneğimizde Osmanlı Devleti] vatandaşlarına daha iyi hizmet

vermek için yeni metotlara baş vurur. Fakat değişmenin diyalektiği, yönetimle halk arasında çözülmesi güç sorunlar yaratır. Bu sorunlarınçözümü, bir çok kuşağa yayılabilecek bir özümseme sürecini gerektirir. Osmanlı Devleti örneğinde bu süreç, Tanzimat’ın başından devletin son gününe kadar (yüzyıl kadar) devam etmiş ve onun mirasını paylaşan milli devletlere de yansımıştır. Tanzimatçılarda hakim düşünce, “Avrupa‘nın maddi ilerlemesini (as-ı nafia) almak, manevi değerlerini benimsememek” şeklindeydi. Bu en azından, kendisini ileri saydığı alanlarda kişiliği koruma arzusundan ileri geliyordu. Ancak, maddi kültürüşekillendiren yeni teknolojilerin, manevi kültürü hiç etkilememesini düşünmek imkansızdır.  Ondokuzuncu yüzyılda çok yavaş ilerleyen bir “sosyal zaman”a göre şekillenmiş olan Osmanlı düzeni,çok hızlı hayat ve insan i1işkileriyle bir anda etkileşime girmiştir. Yeni şartların kökleşmiş manevi yapıyı tamamen tasfiye etmesi bahis konusu olmasa da, yeni bir değerlendirmeye yöneltmesi, zorlaması kaçınılamazdı.

Tanzimatçılar iki seçenek arasında tercih yapmak durumundaydılar, üçüncü bir ihtimal yoktu. Ya yeni teknolojileri tamamen reddedeceklerdi, ya da yeni topluma ait değerlendirmeleri kabul bahasına

benimseyeceklerdi.

 

Makale sonu

4.Bölüm

Orhan Koloğlu

İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi Yayını, 1995

görsel: milliyet.com.tr

 

Reklam alanı
About armadmin 9278 Artikel
Günlük olaylara toplum duyarlılığını yükseltebilmeyi umuyoruz.