Neden sokaklar suçlu dolu? Yargının iflası değil de, ne?

Ali Rıza Özkan / Abc Gazetesi
“Gerekçeleri ve mecburiyetleri ne olursa olsun, sistem ile toplumun adalet isteği arasındaki makas o kadar açılmıştır ki, toplumsal şiddet günbegün tırmanmakta, sıradan yurttaşlar silahlanmakta, kendi adaletini kendisi sağlamak için tedbirler almaktadır.”

 

Reklam alanı

Yargı hakkında bir yazı da ben yazayım, dedim. Şimdi, birisi çıkar, “sen kültür, sinema yazıları yaz, yargı hakkında yazmak senin haddine mi?” diyebilir. Aslında, haklıdır. Çünkü, hukuk herhalde, bilgim olduğunu iddia edebileceğim en son alan. Ama, yine de, sabrınıza sığınarak, beni okumaya devam etmenizi önereceğim.

Hukuk, her toplumun kendi tarihinden, kültüründen ve geleneklerinden yoğrulup gelen kuralların evrensel değerlerle kaynaştığı bir adalet bulma sistemi. Dolayısıyla, toplamda “hukuk” dediğimiz kavramın altında mutlaka gelenek de var, kültür de var, tarih de var. Ama, ülkeden ülkeye değişen oranlarda insanlığın evrensel değerleri de var. Bunu örneğin, her suçun cezasının her ülkede aynı olmayışından anlıyoruz. Hatta, aynı eylemin kimi ülkelerde suç, ama kimi ülkelerde ise, övgü nedeni olabileceğini de ekleyelim.

Kısaca, toplumsal ilişkilerin düzenlenmesinde ulusal ve evrensel değerlerin sentezidir, hukuk. Hukuk, bu haliyle devletin varlığının sözleşmesidir, onaylanmasıdır ve teminatıdır. Dolayısıyla, “adalet” dediğimiz kavramın sarsılmaması, “hukuk”un işleyişi ve hâkimiyetini sürdürmesi ile doğru orantılıdır. İster devlet hukukundan, ister aile hukukundan, ister aşiret hukukundan, ister mafya hukukundan söz edelim, hukukun temeli adalettir.

Adalet ise, aynı durumda, aynı suça aynı cezanın verilmesi ile sıkı sıkıya bağlantılı bir kavramdır. Örneğin, aşiret reisi tarlasındaki domatesleri gizlice yiyen iki köylüye farklı davranırsa, aşirette adalet duygusu sarsılır. Ya da, hemşerim, ağabeyim İhsan Yüce senaryosunu yazdığı ‘Kibar Feyzo’da Maho Ağa’yı “ağanın b.kunun üstüne b.k olur mu ulan?!” diye konuşturduğunda da, ortaçağ adalet sistemini çarpıcı bir örnekle gösterir.

Sarı öküzü ne zaman verdik?

Halkın yaşadıklarından haberli ve vicdanlı olan birisinin hemen fark edeceği, adaletin adliyeleri çoktan terk ettiği gerçeğidir. Sadece, bir uygulama nedeniyle toplumun ne bedeller ödediğini örnekleyerek, adaletin ülkemizde nasıl iflas ettiğini anlatacağım. Uzman bir hukukçu, bu örnek dışında da, adaletin nasıl bizzat kanun yapıcı eliyle çökertildiğini yürürlüğe konulan onlarca farklı uygulamalarla gösterebilir.

2012 yılında 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun’a 105/A maddesi eklenerek, son 6 ayını bir açık cezaevinde kesintisiz olarak geçiren hükümlülerin “hapis cezalarının kapalı ve açık kurumlarda infazından sonra kalan 1 yıllık kısmının da denetimli serbestlik müdürlüklerinde infaz edilebilmesinin yolu açılmıştır.” Muhalefetin de itiraz etmediği bu düzenlemeye göre hükümlüler cezalarının son bir yılını ikamet ettikleri bölge karakoluna düzenli olarak imza vererek evlerinde geçirebileceklerdi.

İlk bakışta, insanî bir yaklaşım gibi görünen uygulama 2013, 2014 ve 2016 yıllarında bir dizi değişikliğe uğradı. Son olarak, 671 sayılı KHK ile yeniden yapılan düzenlemeye göre;

Denetimli serbestlik süresi 2 yıl olarak uygulanacaktır (671 sayılı KHK md.32/a).

Süreli hapis cezalarına mahkum edilmiş olanlar cezalarının 1/2’sini infaz kurumunda çektikleri takdirde koşullu salıverilme hükümlerinden yararlanacaktır (671 sayılı KHK md.32/b).

Yani, basit bir hesaplama ile, 10 yıl hapis cezasının 1/2’si 5 yıldır. 5 yıl hapis cezasından 2 yıllık denetimli serbestlik süresi düşülür, böylece bu mahkûm sadece 3 yıl cezaevinde kalacaktır.

İsterseniz, bu hesaplamayı daha basit bir şekilde yapalım: 3 yıl hapis cezasına mahkûm olan bir hükümlü, cezaevinde 2-3 gün kalıp iyi halli olmak kaydıyla derhal tahliye edilecektir.

Ya da, daha çarpıcı olması açısından örneğimizi “kasten işlenen suçlar” alanından verelim. Kasten işlenen suçlardan ceza alan bir hükümlü eğer 4 yıl veya daha az hapis cezasına mahkûm olmuş ise, cezasının 1/10’unu, yani 4 ay 24 gün kalmak ve iyi halli olmak kaydıyla derhal tahliye edilecektir.

Taksirli suçlardan mahkûm olanların ise, bu düzenlemeden yararlanabilmeleri için 2-3 gün açık cezaevinde kalmaları yeterlidir.

Yargı mı iflas etti, yargıç mı?

Samsun’da adam kocaman bir parke taşını küçücük bir çocuğun kafasına bilerek, hedef gözeterek vuruyor. Kısa bir süre sonra bakıyoruz, ceza evinde gözetim altında olması gerektiğini düşündüğümüz şahıs, elini kolunu sallayarak aramızda dolaşıyor!

Erzurum’da, iftarı beklerken canı sıkılan! Adam av tüfeği ile iki kız çocuğunu yaraladı ama, mahkeme tarafından “adli kontrol şartı” ile salıverildi. Vs. Trafik, aile içi şiddet, gasp vs suçlardan da örnekleri buraya almaya kalksak, günlerce yazsak bitmez!

Bu duruma gelmemize neden olan düzenlemelerden sadece birisini örnekledim. Bu düzenlemeler toplumda olumsuz sonuçları derhal hissedilen sistemsel değişikliklerdir. Ama, çoğu kez toplumsal tepki doğrudan kararı veren yargıca yöneliyor. Halbuki, gördüğümüz gibi, söz konusu olan yargıcın kanaati değil, sistemde yapılan tahribatıdır. Yargıç da var olan düzenlemelere göre karar veriyor ve vermek zorunda.

Gerekçeleri ve mecburiyetleri ne olursa olsun, sistem ile toplumun adalet isteği arasındaki makas o kadar açılmıştır ki, toplumsal şiddet günbegün tırmanmakta, sıradan yurttaşlar silahlanmakta, kendi adaletini kendisi sağlamak için tedbirler almaktadır. Yani, kısaca devletin varlık nedeni hukuk sistemi ile toplumun adalet talebi çatışmaktadır.

Peki, bu durum yargının iflası değilse, nedir?

Bir siyasetçi bu gerçeklere elbette, gözünü, kulağını kapatabilir. Toplumun sorunlarını çözmek, huzurlu ve uyumlu bir yaşama kavuşması yolunda topluma aracı olmak aslî görevini kanıksayabilir. Ya da, önceliklerini farklı tanımlayabilir. Ama, toplumsal şiddet ve histeri dizginlerinden boşandığında kendisinin de bu çığın altında kalacağını unutmamalıdır.

About armadmin 9318 Artikel
Günlük olaylara toplum duyarlılığını yükseltebilmeyi umuyoruz.